Başkandan

Başkandan (18)

Ömer Kurnaz Kimdir?

4 Nisan 1942 tarih Tarsus doğumluyum. Eğitimimi Tarsus’ta tamamladım. 19 Şubat 1960 tarihinde Tarsus Berdan Fabrikasında işe girdim. Eylül 1960 tarihinde Mersin Ataş Rafinerisinde çalışmaya başladım. 1962 yılında askere gittim ve 24 ay yerine 26 ay askerlik yaptım. Kıbrıs hadisesi nedeniyle iki ay geç terhis oldum. Çalışma hayatına, Tarsus Sümerbank Boya Fabrikasında uzun yıllar çalışarak devam ettim. Çalıştığım yıllarda sendikacılık ilgimi çekti ve çalışma arkadaşlarımın desteğini alarak önce işyeri temsilcisi ve sonra da Petrol-İş Sendikasında yönetici görevlerinde bulundum. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi ve toplu iş sözleşmeler ile yeni kazanımlar elde edilmesi için bu onurlu görevi uzun yıllar yaptım. 1972 yılında toplu iş sözleşmesinin uyuşmazlıkla sonuçlanması üzerine, 700 işçi arkadaşımı, Tarsus’tan Mersine yürüttüm. Eylemimiz, toplu iş sözleşmesinin mutlu sonla bitmesinde önemli bir destek olduğu gibi, sendikacılığa da saygınlık kazandırmıştır. Sendikacılık çileli ve ideali olanların işi olduğunu, ekonomik yönden zayıf durumda olan işçilerimizin sendikacılık bilinciyle korunmasını kendime rehber edimdim.  

Emekli olduktan sonra sendikacılığın verdiği mücadeleyi Tarsus halkı ve emekliler için sürdürdüm ve yeni görevlerde bulundum. Halkımızın desteğiyle 1984-1994 döneminde önce muhtar birinci azası seçildim. 10 yıl gibi uzun bir süre bu görevi yaptım. 1994 yılından itibaren de muhtar seçildim ve Tarsus gibi tarihi bir şehrimizin ve halkımızın hizmetinde bulundum.

Şubat 1993 tarihinde emeklilerimizin örgütlenmesi amacıyla, Türkiye Emekliler Derneği’nin Tarsus Şubesi kurucu üyesi ve Başkanı olarak göreve başladık. Şube çalışmalarımızı, parkın içerisinde bulunan belediye binasında küçük bir odada ve zor koşullar altında yerine getirdik. Tarsus’ta yaşayan emeklilerimizin örgütlenme bilinciyle şubemize üye olması, Derneğimizin adı her yerde duyuldu. Üye sayımızın hızlı bir şekilde artması, bizleri cesaretlendirdi ve emeklilerimize yönelik hedefler planladık.

Emeklilerimizden aldığımız küçük aidatlarla düğün salonu ve Amerikan Hastanesi seviyesinde uç poliklinik gibi eserlerin sahibi olduk. Tarsus şehrimizin en kıymetli yeri durumuna gelen Takbaş’ta imara açılan 8 dönümlük bir arsayı şubemize kazandırdık. Bu geniş alanda yapmayı hedeflediğimiz sosyal tesis hayata geçtiğinde,  emeklilerimizin dinleneceği ve gezeceği bir yer olacaktır.  

Tarsus Şubemize yakışan hizmet binasının alınması için mücadele verdim. Tarsus Şubesi, emeklilerimize rahat bir ortamda hizmet verilmesi için Teksif Sendikasına ait 339 metre kare bir alanı olan daireyi satın aldık. TÜRK-İŞ’e üye bütün sendikalarımızı, emeklilerimize gösterdikleri destek nedeniyle teşekkür ediyorum. Bizlerin başarılı olmasında önemli katkıları oldu.   

Verilen hizmetler ve kazandırılan eserler, Tarsus Şubemizin gurur kaynağı oldu. Kutsal bir hak olan emekliye hizmeti, onurlu bir görev sayıyorum.  

Tarsus Şubesi Başkanlığım ile birlikte 2004 yılından itibaren Türkiye Emekliler Derneği Genel Mali Sekteri gibi ulvi bir görevi yapmaktayım. 17 Ekim 2018 tarihinde yapılan Türkiye Emekliler Derneği 22. Genel Kurulunda bu göreve yeniden seçildim.

 

Sağlık hizmetlerinin tek elden yürütülmesi ve sevk koşulu aranmadan hastane seçiminin getirilmesi, bu alanda atılmış olan en önemli gelişmedir. Kamu ve özel hastane ayrımı yapılmadan sigortalı, emekli ve hak sahiplerinin her yere gitmesi, sağlık hakkının yerinde kullanılmasını da teşvik etmiştir. Her şeyden önce, tercih hakkında bir sınırlamanın olmaması, sağlık hizmetlerine ulaşmayı kolaylaştıran bir değişikliktir. Bu uygulama ile yerinde tedavi imkanı sağlanması, Ankara ve İstanbul'a gelme zorunluluğunu da ortadan kaldırmıştır. Katkı Payları, Emeklilerden Alınmamalı Bu olumlu gelişmelere rağmen, sağlık hizmetlerinin paralı bir sisteme dönüşmesi ve katkı paylarının giderek bir yük oluşturması karşısında şikayetler de gelmeye başlamıştır. Özellikle, katkı paylarını artıran ödemelerden muayene bedeli, ilaç yüzdeleri ve ilaç farklarının giderek yükselmesi, emeklilerinin ödeme gücünü zorlaştıran uygulamalara dönüşmüştür. Muayene bedeli; devlet hastanelerinde 5 lira, araştırma ve eğitim hastanelerinde 8 lira, özel hastanelerde 12 lira olarak uygulanmaktadır. Aynı gün içerisinde ikinci bir bölüme muayene olunduğunda, bu tutarlar belli bir yüzde üzerinden ikinci kez alınmaktadır.…
Gazete ve televizyonların haberlerine bakıyorum, doğru haberi bulmakta zorluk çekiyorum. Haberlerin iftira nitelikli olması, çok tehlikeli. Aylardır, Türkiye Emekliler Derneğimiz baskı altına alınmaya, yıpratılmaya çalışılmaktadır. Suçumuz ne? Cevap yok. Her yıl Devlet denetiminden geçiyoruz. Kamuoyuna veremeyeceğimiz hiçbir hesabımız da yok. Türkiye Emekliler Derneği, sıradan bir kuruluş değil. 93 Şubemiz ve 40 yıllık bir geçmişimiz var. Bizi eleştirenler, önce kendilerine bakacaklar, sonra da susacaklar. Derneğimizden ihraç edilmiş kişilerin, Derneğimizde iş verilmeyen ve kendini uzman olarak tanıtanların televizyon ve gazetelerde çamur atmaları bu ülkede itibar görüyor. Hazin olan bu. Doğru haber dönemi bitti mi? Yalan haber daha çok magazin nitelikli olduğundan, okuyucuyu yanıltmaya, emeklilerin kafasını karıştırmaya sebep olmaktadır ve üyelerimiz Derneğimizden istifa ettirilmeye çalışılmaktadır. Daha açık ifadeyle, emeklinin örgütlü gücü yok edilmek istenmektedir. Haber kanallarını izlerken, gazeteleri okurken şaşkına dönüyorum. İnsaf denilen bir şey var. Yalan içerikli haber nasıl oluyor da gündem maddesi oluyor? Önce emeklilerin genelinden üye olsun, olamasın aidat kesildi…
Bütçeler, ülkelerin yıllık hedeflerini belirleyen temel belgelerdir. Çalışanlar ve emekliler açısından bütçe hedefleri en çok öne çıkan kalemlerdir. Şurası bir gerçek ki, küresel ekonomiler ülkelerin bütçelerini baskı altına almış, sosyal harcamaların kısılması ile ilgili değişikliklere gidilmiştir. Dünyada yaşanan ve ekonomileri temelden etkileyen faktörlerin başında aşırı borçlanmalar ve kredilerin geri dönüşünde yaşanan zorluklar gelmektedir. Bu süreçte vergi adaleti bozulmuş, dolaylı vergilerin arttığı bir süreç yaşanmıştır. Ülkemizde vergi mevzuatını bakıldığında, eşitlik ilkesi kurumlaşmamıştır. Ülkemizde dolaylı vergilerin yüzde 70 gibi bir yüksek oranda bulunması, vergi eşitsizliği açısından en temel sorun olarak gündemde durmaktadır. Esas olan “az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi almaktır.” Türkiye, 30 yıldır bu sorunu tartışmış, servet vergisi dahil kararlı bir politika izleyememiş, vergi adaleti sağlanamamıştır. Her yıl açıklanan vergi gelirlerine bakıldığında, beyana bağlı bir mükellefin asgari ücretliden daha az vergi vermesi, vergi eşitsizliği açısından somut bir gerçektir. Bütçelere bu yönüyle bakıldığında, gelirlerin oluşturulmasında vergi ve zamların birinci sırada yer…
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, tek çatı hedefiyle ve gerekçeleriyle “reform” olarak tanıtılmıştı. Hazırlık döneminde Türkiye İşçi Emeklileri Derneği olarak, tek çatı hedefini destekledik. Bu süreçte, taleplerimizi ve önerilerimizi Hükümete sunduk. Özellikle de, intibak kanunu çıkarılmadan tek çatının bir anlam taşımayacağını da kamuoyu ile paylaştık. 2006 yılında hazırlanan ve TBMM'nde kabul edilen Kanunda, taleplerimizin değerlendirilmemesi sonucu, hayal kırıklığı yaşadık. Gelir ve aylıkların artışına ilişkin düzenleme, işçi emeklileri açısından hiçbir iyileştirme getirmediğinden, tek çatıyı ve eşitliği yeterince önemsemeyen ilk Kanunun birçok maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Anayasa Mahkemesi'nin iptal gerekçesinde kamu çalışanlarının sosyal güvenlik haklarının korunması gerektiği belirlenmiş, bunun yanında emeklilere refahtan pay verilmesi de gerekçelerde yer almıştır. İptal sürecinden sonrası dönemde 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu hazırlanmış, emeklileri ilgilendiren ve iyileştirme öngören hiçbir düzenlemeye yer verilmemiştir. Benzer şekilde, işçilerin aylığa hak kazanma koşulları ağırlaştırılmış ve emekli aylığının hesaplanmasında kayıplar söz konusu…
Sosyal güvenlik haklarında farklı kanunların uygulanmasıyla birlikte işçi ve memur emekli aylıklarındaki eşitsizlikler giderek artmaktadır. Bu eşitsizliğin en temel nedeni, kamu çalışanlarının aylıklarında artış olduğunda, aynı paralelde memur emeklilerine yansırken, benzer uygulama işçi emeklilerine yansıtılmamakta, tüfe artışları esas alınarak gelir ve aylıklar artırılmaktadır. Norm ve standart birliğine aykırı olan bu ikili durum emekliler arasındaki haksızlıkları ve eşitsizlikleri büyütmektedir. Bu duruma nasıl gelindiği analiz edildiğinde, çalışılan dönemlerdeki kazançların karşılığının emekli aylıklarına tam olarak yansıtılmadığı gerçeği ile karşı karşıyayız. 2000 öncesi dönemlerde, işçiler açısından katsayı ve gösterge sistemiyle hesaplanan emekli aylıklarına intibaklar yansıtılmadığından, emekli aylıkları düşük düzeyde tutulmuştur. 2000 öncesi dönemde prim artışlarının, emekli aylıklarına derece ve kademelere göre aynı paralelde yansıtılması uygulamasına 4447 sayılı Kanunla son verildiğinden, 2000 sonrası dönemlerde emekli aylıklarının aylık tüfe sistemine endekslenmesi, var olan eşitsizlikleri daha da büyütmüştür. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, sorunları çözmek bir yana, işçi ve memur emeklileri arasındaki farkı…
Türkiye İşçi Emeklileri Derneği, emeklilerin geleceklerinin korunması bakımından en büyük sivil toplum kuruluş kimliğine kavuşmuş, ülkenin her yerinde örgütlü yapısını büyütmüştür. Türkiye İşçi Emeklileri Derneğine bağlı 73 Şubemiz bulunmaktadır. 73 Şubemiz, tabanıyla bütünleşmiş, dayanışmanın en güzel örnekleri gösterilmektedir. Sivil toplum kuruluşları arasında da en çok üye sayısına sahip olan Türkiye İşçi Emeklileri Derneği'nin 13/14 Ekim 2004 tarihlerinde yapılan 17. Genel Kurulunda, delege arkadaşlarımın güvenleri sonucu, Tarsus Şube Başkanlığı görevimin yanında, Genel Merkez Genel Mali Sekreterliği gibi onurlu bir göreve seçildim. Emeği geçenlere teşekkür ediyor, tarafıma güvenenleri mahcup etmemek için görevimi layıkıyla yapmaya özen göstereceğim. Emekli, dul ve yetimlere hizmet etmeyi, kutsal bir görev olarak görüyorum. Bu görevimi yaparken, dayanışmaya ve bütünlük içinde çalışma, temel ilkemiz olacaktır. Bu tür görevler baki değil, esas olan sorumluluk aldığın dönemlerde, görevini başarı ile yapmak önemlidir. Zor bir dönemden geçiyoruz. Hükümetin, sosyal güvenlik sistemini değiştirecek önerileri, IMF'nin talepleri olduğundan çok dikkatli olmalıyız. SSK'yı korumak ve…
Borçlanma, ülke ekomomilerinin riskli bir durum almasında en temel uygulama olmaktadır. Ükemizde de uzun bir süredir IMF ile yapılan anlaşmalara göre ekomomik ve sosyal uygulamaların çerçevesi çizilmektedir. Bu dönemde borç yükü de sürekli artan bir eğilim göstermiştir. Yapılan yeni borçlanmalar yatırıma ve işsizliğe hiçbir katkı getirmemiş, daha çok batan bankaların ve süresi gelen borçların ödenmesinde kullanılmıştır. 2002 ve 2005 dönemindeki iç ve dış borç tablomuz şöyle gelişmiştir: Dönem İç Borç Stoku (Milyon YTL) Dış Borç Stoku (Milyon Dolar) 2002 149.870 130.353 2003 194.387 145.805 2004 224.483 148.061 2005 (Ocak) 228.792 Kaynak: Hazine Müsteşarlığı Borçların artan bir özellik taşıması sonucu, kendi ekonomik kararlarımızın alınmasında da zorluklar yaşanmaktadır. IMF ile yapılan anlaşmalarda, kendi üreticimzin korunması ihmal edilmekte, belli ürünlere kota getirilerek tarım sektörü en çok etkilenen kesim olmuştur. Belli temel kanunlar, IMF' nin taleplerine uygun olarak değiştirilmektedir. Bu kanunların başında sosyal güvenlik kanunlarında yapılması planlanan değişiklikleri gösterebiliriz. Sosyal güvenlikte tek çatı adı…

VERGİ KAYIPLARI

16 May 2016
Vergi, devletlerin görevlerini yapabilmeleri için en temel gelir kaynağıdır. Vergi gelirleri ile yol, su, elektrik, eğitim, savunma ve adalet gibi kamu hizmetleri sağlanmaktadır. Devlet, vergi gelirlerinin giderleri karşılamadığı dönemlerde borçlanma yoluna gitmekte ve bu uygulama ile uluslararası finans kuruluşlarına bağımlı olan bir ekonomik süreci getirmektedir. Ülkemizde de vergi gelirleri yetersiz kalındığından iç ve dış borçlanma sıkça kullanılmaktadır. Vergi gelirlerinin önemli bir bölümü, iç ve dış borçların faiz harcamalarına ayrılmaktadır. Durum böyle olunca, sosyal harcamalar kısılmakta ve yatırımlar azalmaktadır. Faiz gelirlerinden vergi alınmaması da ikinci bir haksızlıktır. Devlet, asgari ücretliden gününde vergisini alırken, serbest meslek kazançlarından beyanlara göre vergi almaktadır. Vergi gelirlerinin ağırlığını dolaylı vergiler oluşturmaktadır. Dolaylı vergi, halktan alman vergi olması nedeniyle gelir grupları ne olursa olsun, herkes eşit bir şekilde etkilenmektedir. Dolaylı vergiler, tüketim vergisi olduğundan dolayı, zengin de, yoksul da aynı derecede etkilenmektedir. Oysa, verginin temel kuralı vardır. Herkesten kazançlarına göre adil vergi alınmalıdır. Bu kural, ülkemizde uygulanmadığından,…
Hükümet, tek çatı adı altında yapmış olduğu çalışmaları Kanun Tasarısına dönüştürmüş ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunmuştur. Tasarı esas itibariyle 506 sayılı Kanun'u dikkate almış, işçi emeklisinin taleplerini ise hiç yeterince değerlendirmeden yeni bir yapı oluşturulmak istenmiştir. Dolayısıyla, gerek emekliler arasında, gerekse de memur emeklilerine kıyasla var olan eşitsizlikler olduğu gibi korunmaktadır. Kanun Tasarısı, işçi emeklilerinin yıllardır gündeme getirilen intibaklarını da yok sayarak “az aylık, çok prim” anlayışı ile tek çatı oluşturmaktadır. Bugüne kadar memurla emeklilerinin aylıklarında, çalışan memurlara paralel olarak artışlar yapılmaktadır. İşçi emekli aylıklarında ise, enflasyona endeksli bir şekilde artışlar yapılmaktadır. Son yıllarda, aylık tüfe uygulaması askıya alınarak, Türkiye İşçi Emeklileri Derneği'nin çabalarıyla da sınırlı da olsa farklı artışlar yapılmıştır. Yapılan artışlara rağmen, ortalama işçi emekli aylığı 466 milyon liraya yükselmiştir. 4447 Sayılı Kanun, işçi emeklilerinin aylıklarının yetersiz kalmasında temel bir etken olmuştur. Gösterge ve katsayı sisteminin kaldırılması sonucu, emekli aylıklarının prim artışlarıyla ilişkisi kesilmiş, emekli aylıklarındaki artış…
Bütçeler, o yılın mali disiplinini ve topluma yansımalarını karara bağladığından büyük önem taşımaktadırlar. Bütçelerin en çok gider kalemi olarak, faiz ödemeleri birinci sırada yer almaktadır. Kamunun borçlanma gereği önlenemediğinden, dolaylı vergiler de topluma bir fatura olarak kesilmektedir. İç ve dış borç stoku, milli geliri aşan riskli bir durum almıştır. Neden borçlanma yapılmaktadır? Yatırımın artmadığı, vergilerin toplanamadığı dönemlerde ekonomik krizler yaşanmakta ve IMF ile yapılan anlaşmalar ile borç yükümüz sürekli artmıştır. Bütçelerde birinci öncelik, faiz giderleri sayılmıştır. İkinci öncelik, toplumun tamamını yansıyan sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan katkılar olmaktadır. Sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan katkıları eleştirmek ve yüksek göstermek haksızlıktır. Bu durumu bahane den bir yaklaşım, emekli aylıklarının iyileştirilmesine engel olmaktadır. Bütün ülkelerde, sosyal güvenliğe devlet katkısı genel bir norm olmuş ve bu katkı prim kesintisi şeklinde yapılmaktadır. Ülkemizde ise, son yıllarda Bütçeden ayrılan paylarla sosyal güvenlik kuruluşlarına destek olunmaktadır. Bu desteği yüksek göstermek, bütçe açıklarının gerekçesi saymak, sosyal devleti önemsemeyen bir yaklaşım…
Uygulanmakta olan ekonomik kararlara ve sonuçları olan göstergelere bakıldığında, toplumun beklentilerinden çok farklı değerlendirmeler yapılmaktadır . Hükümet, her şeyi pembe tablo olarak sunmaktadır. Hükümet, elbette kendisini ve başarılarını savunacaktır. Enflasyon düştü, büyümede istikrar sağlandı, bütçe fazla verdi, faiz dışı fazlada hedefin üzerinde bir orana varıldı. Bu tespitler, olumlu ve gerçekçi değerlendirmelerdir. Bu tablo yanında, kayıtdışı çalıştırmanın yaygınlaşması, işsizliğin artması, cari açığın riskli bir duruma gelmesi, iç ve dış borçların yüksekliği de olumsuz göstergeler olarak görülmelidir. Bir çok sektörde, özellikle de ihracattaki artışın yetersiz kalması sonucu, kriz baskıları ve işgücü maliyetlerinin yüksekliği gündemin ilk sıralarını almıştır. TL'nin aşırı değer kazanması sonucu, ithalatı ve ihracattaki dengeyi olumsuz yönde etkilemiş, cari açığı riskli bir duruma getirmiştir. Hükümet, reel ekonomiyi korumak ve geliştirmek zorundadır. Sektörlerin sorunlarını ve yapılması gerekenleri çok iyi analiz etmelidir. Bununla birlikte, kayıtdışı çalıştırmanın önlenmesini öngörecek kararlılık gösterilmeli ve caydırıcı cezalar da mutlaka getirilmelidir. Tek taraflı bir talep, yeni krizleri ve…
TBMM'nde kabul edilen “Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu”na göre, sosyal devletin en temel güvencesi olan ve herkesin geleceğini ilgilendiren emeklilik koşularında önemli değişiklikler yapılmıştır. Yeni kanun ile sosyal güvenlik haklarına ulaşmanın giderek zorlaşacak olması, özellikle de kısa sürelerle çalışan insanlarımızın geleceklerini riske etmiştir. Bu değişikle, sosyal güvenliğin en temel kuralı olan riske karşı çalışanların yaşlılık dönemlerinde tam olarak korunması yeterince önemsenmemiştir. Kısmi aylık, iki açıdan önemlidir. Birincisi; işin özelliğinden dolayı yetersiz gelir alanların, yaşlılık dönemlerinde aylığa hak kazanmaları konusunda çok dikkatli olunmalıdır. İkinci konu, taban aylığın kaldırılmasıdır. Taban aylık, prim gün sayıları yetersiz kalan çalışanların emeklilik dönemlerinde bir iyileştirme aracı olarak değerlendiriliyor. Yeni kanun ise taban aylık uygulamasına son verdiğinden, ileriki yıllarda kısmi aylıklar çok yetersiz kalacaktır. Sosyal güvenlik kuruluşlarının mali durumlarının düzeltilmesi için, haklar daraltılmasını kabul edilemez bir yaklaşım olarak görüyoruz. Nerede kaldı, toplumsal dayanışma ve sosyal diyalog. Türkiye İşçi Emeklileri Derneği olarak aylıklarımızın düzeltilmesi sağlanmadan, tek…
Ülkemizin en temel sorunlarının başında, kayıtdışı çalıştırma gelmektedir. Yapılan hesaplamalara göre, kayıtdışı oranı yüzde 50'yi aşmış, milyonlarca çalışan sosyal güvenlik haklarından yoksun olarak, hem de düşük ücretle çalıştırılmaktadır. 2005 sonu itibariyle, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, istihdamın yüzde 50'si her hangi bir sosyal güvenlik kuruluşlarına kayıtlı olmadan çalıştırıldığı ve bu durumun yoksulluğun da bir nedeni olduğu dikkat çekmektedir. Sanayisi ve alt yapısı sağlam olan ülkelerde, kayıtdışı çalıştırmaya sıkça başvurulmadığından, bu ülkelerin ekonomileri de, vergi adaleti de, sosyal güvenlik hakları da koruma altına alınmaktadır. Ülkemizin en çok dikkat çeken eksik yönü, sosyal hakların yeterince korunamaması ve sosyal diyalogun yeterince benimsenmemesidir. Sosyal diyalog olmadan, çalışma barışındaki zorlukların aşılması mümkün değildir. Bu sorunu aşmanın ilk adımı, Ekonomik ve Sosyal Konseyin kurumsal yapısının özerlik yönünde değiştirilmesi olmalıdır. Yıllardır, iyi yönetilmediğimizin bir sonucu olarak yoksulluk ve yolsuzluk ile mücadelede yetersiz kalınmıştır. Dolaylı vergilerin yüzde 70'lere yükselmesi, doğru bir politikamızın olmadığını da göstermektedir. IMF ve…
Son yıllarda ekonominin büyümesine rağmen, istihdamın sınırlı bir şekilde artması ve işsizliğin büyümesi tartışmaları da beraberinde getirmektedir. Hükümet, 49 ilde uyguladığı istihdama yönelik teşviklerden yeterince sonuç alamamıştır. Arazi, elektrik ve sigorta primi teşvikleri, hem gelişme yönünden geri kalmış 49 ilin bölgesel farklılıklarını aza indirilmesi, hem de bu bölgelerde istihdamın artması için büyük fırsat olarak öngörülmüştü. İşverenlerimizin bu teşviklere rağmen, beklenen yatırımları yapmaması sonucu, uygulamadan beklenen sonuçlar alınamamıştır. Özel sektör, alt yapısı ve ihracat avantajları olan bölgeleri ve illeri tercih ettiğinden, bu bölgelerden göçler de hızlanmaktadır. Son yıllarda tarımın küçülmesi ve kırsal alandaki nüfusun şehirlere göç etmesi, işsizlik ve yoksulluğun artmasını da getirmiştir. Sonuç böyle olunca, devletin yeni bir değerlendirme yapması, kamu yatırımlarını geliştirmesi gerekmektedir. Kalkınması yetersiz kalan illere, kamu yatırımları planlanmalı, alt yapı çalışmaları özendirilmelidir. Hükümetin uyguladığı özelleştirme stratejisinden en büyük zararı yatırımları sınırlı olan geri kalmış illerdeki nüfus görmektedir. Bu illerdeki KİT' lerin özelleştirilmesi, hizmetlerin satın alınması bölge insanını…
Geçmiş Hükümetler döneminde olmayan uygulamalar, son dört yıldır Maliye Bakanlığı tarafından prensipler oluşturulmakta, Sağlık Bakanlığı'nın sorumluluğu yeterince önemsenmemektedir. Denilebilir ki, bu uygulamalar bir Hükümet politikasıdır. Buna itiraz edilmeyebilir. Fakat, Anayasamız ile Sağlık Bakanlığı'na verilmiş görevler var. Bu konuda her türlü tasarruf Sağlık Bakanlığı'na aittir. Maliye Bakanlığı'nın ilaç konusunda tebliğ veya genelge yayınlaması, sisteme parasal yönden bakılmasını getirmektedir. İnsan sağlığına, ticari bir yaklaşımla bakılması sonucu, 1 Temmuz 2006 tarihli Maliye Bakanlığı'nın tebliği iptal edilmiştir. Hükümet, toplum sağlığını korumakla görevlidir. Bu görev, Anayasamızın ve sosyal devlet olmanın birinci ayağıdır. Sağlık hizmetlerinin iyi yönetilmesi için norm ve standartlar getirilebilir. Mevcut sağlık tesisleri güçlendirilebilir. Bu yönde Kanun ve genelgeler çıkarılabilir. Ülkenin her yerinde sağlık hizmetlerinin eşit ve koruyucu bir şekilde sunulması planlanabilir. Bunlara itirazımız yok. Bizim itirazımız, mevcut sağlık kuruluşlarını ve ilaç uygulamasını temelden değiştiren ve “sağlıkta dönüşüm projesi” olarak tanımlanan yeni arayışlardır. Sağlık kuruluşlarının yönetimi, döner sermayeye dönüştürülmektedir. Yeni yapılanma ile Genel Sağlık…
Anayasamız, sosyal güvenliği en temel haklardan birisi olarak değerlendirmektedir. Anayasamızın 60. maddesi, çalışanlara ve emeklilere sosyal güvenliğin sağlanması için devlete de önemli görevler yüklemektedir. Ülkemiz, sosyal güvenlik konusunda yeteri kadar deneyim ve birikime sahip bir ülkedir. Özellikle, SSK kapsam ve uygulama açısından 50 yıllık bir geçmişi geride bırakmıştır. Bu birikim yanında tam bir istikrar sağlanamamış, sosyal güvenlik mevzuatının sık sık değiştirilmesi ve nimet/külfet dengesinin tam olarak sağlanamaması sonucunda, bugünkü eşit olmayan uygulamalar ve farklı aylık ödemeleri birer haksızlık örneği olarak karşımıza çıkmıştır. Avrupa Birliği ülkelerinin tamamında primli sisteme devlet katkısı bulunmaktadır. Milli gelirden en büyük pay da, sosyal harcamalara ayrılmaktadır. Ülkemizde böylesine kurumsallaşmış bir sistem yok. Ülkemizdeki uygulama, sosyal güvenlik sistemi açık verdiğinde genelde bütçeden destek olunmaktadır. Sosyal güvenlik kuruluşlarına bütçeden yapılan transferler milli gelirin yüzde 4'üne varması karşısında yeni bir arayışa gidilmiş, aktif sigortalı sayısında yeterince artış olmaması sonucu mevcut çalışanların ve emeklilerin haklarında kısıtlama yolu tercih edilmiştir. Sistemin…
IMF ile yapılan stand-by anlaşmalarıyla en çok sosyal devleti koruyucu nitelikte olan sosyal harcamaların giderek kısılması, borçlanmayı öngören bir sistemin gereği olarak da borç yükünün hızlı bir şekilde artması ve faiz giderlerinin birinci gider kalemi olması Merkezi Bütçelerin önemini azalttı. Önceki bütçelere göre genel bir değerlendirme yapıldığında, en çok dikkat çeken farklılık, sağlık harcamalarının kısılmasına getirilen sınırlamalardır. Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı, genel sağlık politikalarını belirlemekle görevlendirilmiş en önemli bir karar organı olmasına rağmen, Maliye Bakanlığı bu konuda sayısız tebliğler yayınlayarak ve yetkisini aşarak direk yönlendirici Bakanlık olmaktadır. Bu yanlıştır. 5502 sayılı Kanunla Kurulmuş olan Sosyal Güvenlik Kurumu, sağlık ile ilgili tek yetkili Başkanlık olarak belirlenmesine rağmen, başta IMF olmak üzere bu konuda dış müdahaleler olmaktadır. Gelir ve gider dengesinin sağlanmasında, özellikle bütçe açıklarının kapatılmasında en çok tasarruf edilecek kalemler olarak sağlık harcamalarının kısılması, katkı paylarının öngörülmesi ve gelir-aylıkların artışında yetersiz kalan oranların belirlenmesi dikkat çekmektedir. 15 Temmuz 2007 itibariyle uygulamaya…
Hükümet, 2008 Bütçesi'ni hazırlamış ve TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda görüşülmeye devam edilmektedir. Bütçeler, bir ülkenin yıllık programının, gelir ve aylık artışlarının belirlendiği temel belgelerdir. Bütçeler hazırlanırken, tüm gözler hedeflere çevrilir ve o yıl neler yapılacağının heyecanı yaşanırdı. Bu beklenti, son on yıldır farklı bir yapıya dönüştü ve Bütçelerin koruyucu özelliği her yıl azalmaya başladı. Bütçeler incelendiğinde, yatırım paylarının büyüklüğü ve istihdama katkısı ön planda tutulurdu. Sosyal harcamalar, toplumun geneline yansıyacak şekilde belirlenirdi. Bütçelere bu yönüyle gıpta ile bakılırdı. Bu yaklaşım yerini farklı bir bütçe anlayışına bırakmıştır. Son yıllardaki bütçelerin gelir ve giderleri incelendiğinde, birinci gider kalemi olarak faiz harcamaları, birinci gelir kaynağı olarak da dolaylı vergiler dikkat çekmektedir. Faiz giderlerinin yüksekliği, emekli aylıklarını kısmada en temel etkendir. 2008 Bütçesi'nde 56 milyar YTL gibi bir büyük payın faiz ödemeleri için ayrılması, sosyal harcamaların kısılmasını da beraberinde getirmektedir. Bu yönüyle, bütçelerin kimlikleri değiştirildi ve hakları koruma ikinci planda kaldı. Faiz dışı…